8 Nisan 2008 Salı

İNCİTMEYECEK KADAR UZAK, ÜŞÜTMEYECEK KADAR YAKIN ...



"Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri varmış. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aranmaya başlanmış. Nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş. Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.

İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya. Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından, dikenleri nedeniyle yaralanmalar gerçekleşmiş. Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu sefer de donanlar olmuş. Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla, sonunda birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı da öğrenmişler."

Kısacası; bizim de uzun dikenlerimiz var. Bunlar hayata karşı filtrelerimiz. Bazen faydalı, bazen de zararlı... Çoğu zaman kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza. Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza...

Ne var ki sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün. Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmeliyiz. Aynen kirpiler gibi...


Gerçekten de ilişki sırasında ya birbirimizin yaşamına her açıdan müdahale eder, karşımızdakine soluk alma fırsatı bile vermez, onu boğarız. Ya da çok soğuk, çok uzak, çok ilgisiz ve çok yabancı davranır, onu bu defa da uzaklığımızla öldürürüz.

Gerek evliliklerde, gerekse ilişkilerde bence en önemlisi bu dengeyi kurabilmek... Yani ne aşırı sevgiyle boğmak, ne de ilgisizlikle sevgiyi öldürmek, öyle değil mi?


Not: Dengeyi kurmak inanın o kadar zor değil sadece yaşamdaki değerlerin farkına varabilmeli insanlar. En büyük sorun çözümlenmiş çaresizliği sürdürmemiz...

Sevgiler__

3 Nisan 2008 Perşembe

@@@ ALEMLER NURA GARK OLDU MUHAMMED DOĞDUĞU GECE @@@



...................................




Resimleri Davut hocadan ödünç aldım :)
Rabbim bu mübarek günlerde hepimize
Habibine layık ümmet olacak işler yapmayı nasip eylesin
inşallah...

2 Nisan 2008 Çarşamba

EN SAĞLIKLI 60 BESİN

1. ELMA
2. ENGİNAR
3. AVOKADO
4. MUZ
5. FASULYE
6. BROKOLİ
7. ESMER BUĞDAY
8. MANTAR
9. ACI MARUL
10. BEZELYE
11. ÇİLEK
12. REZENE
13. KÜMES HAYVANLARI
14. GREYFURT
15. YULAF
16. KUŞBURNU
17. RİNGA BALIĞI
18. AHUDUDU
19. MÜRVER
20. YOĞURT
21. FRENK ÜZÜMÜ
22. PEYNİR
23. HAVUÇ
24. PATATES
25. KEFİR
26. KİVİ
27. SARIMSAK
28. SOM BALIĞI
29. PIRASA
30. MERCİMEK
31. MISIR
32. USKUMRU
33. MANGO
34. DENİZ BİTKİLERİ
35. SİYAH TURP
36. KAVUN
37. SÜT
38. PEYNİR SUYU
39. CEVİZ, FISTIK, FINDIK
40. ZEYTİNYAĞI
41. PORTAKAL
42. PAPAYA
43. YEŞİL-KIRMIZI BİBER
44. ERİK
45. KIRILMAMIŞ PİRİNÇ
46. RAVENT
47. DANA ETİ
48. LAHANA TURŞUSU
49. KEREVİZ
50. SHIITAKE MANTARI
51. SOYA
52. ISPANAK
53. TOFU
54. DOMATES
55. TON BALIĞI
56. KABA ÖĞÜTÜLMÜŞ ÇAVDAR
57. KABA ÖĞÜTÜLMÜŞ BUĞDAY
58. KIRMIZI ÜZÜM
59. BEYAZ-KIRMIZI LAHANA
60. LİMON

1 Nisan 2008 Salı

Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
-Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!''
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
Muhammed Akif ERSOY

23 Mart 2008 Pazar

ELLER

Eller var.
Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. "Oralarda ne arıyordun?" diyene, "Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın" diyene söyleyecek bir sözü yoktur.

Eller var.
Düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye "düz" hatta "dümdüz" etmez. Çünkü bu eller, amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan "ters"lerin elleri değildir.


Eller var.
Hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslanpençesi kesilir. Kırılası eller o eller.






















Eller var.
Pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el attığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.



Eller var.
Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suya yumruk atar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.

Eller var.
Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. Bir ananın elleri gibi, okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, dağılmışları toplar, yarımı tamamlar, tamamı kucaklar, ayrılanı birleştirir, birleşeni sıklaştırır.


Eller var.
Her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua "Rabbena hep bana"dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.




Eller var.
Hep almaz, ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Muhatabının gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir ALLAH'tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakâr eller o eller.

Eller var.
Sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola saldırır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.

Eller var.
Sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller…

Ellerinize bakın, kendinizi tanıyın!
Zira onlar, sizin aynanızdır.

ALLAH'IM! ELLERİMİZİ BIRAKMA ASLA!


{Yeni Şafak Makaleleri Mustafa İslamoğlu...}

Kur'an'dan Peygamber Duaları

"Muhakkak ki size kendi nefsinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. O size çok düşkündür, o Mü'minleri çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır..."

Tevbe,128

ESMÂUL-HÜSNA

93. en-Nûr (Celle Celaluh)

Alemleri nurlandıran, istediği simalara,
zihinlere ve gönüllere nur yağdıran.

GÜNÜN HADİS-İ ŞERİFİ

Essalâtu vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallâh...
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki :

"Ey kalbleri eviren çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!"
Ben (bir gün kendisine): "Ey Allah'ın Rasûlü! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?" dedim.
Bana şöyle cevap verdi:
"Evet! Kalpler, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.

Tirmizi, Kader 7

19 Mart 2008 Çarşamba

Dönmeyi düşünmediler...






ÇANAKKALE GEÇİLMEZ..

Kınalı Kuzu

Yozgat’ın Sorgun kazasının Karayakup köyünden cepheye gelen Murat , bölükteki tıbbiye öğrencilerinden Şükrü’ye bir mektup yazdırır :
“Anacığım kardeşlerimi askere gönderirken başına kına koyma...Zabit efendi bana sordu cevap veremedim.Kardeşlerim de cevap veremeyip mahcup olmasınlar.”
Bir müddet sonra Murat’ın anasından cevabi mektup yetişir :
“Ey oğlum , gözümün nuru Murat’ım ! Zabit efendiye selam söyle...Biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz.Sen dört kardeşin arasında kurbansın.Sen İsmail’sin(as).Sen orada şehit olacaksın inşallah.Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa , ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim.”
Ve mektup Çanakkale’de Murat’a ulaştığında , Murat’ın kınalı başı çoktan Allah'ına kurban gitmiştir bile...

O DOĞDU...

MÜJDELER OLSUNNN...
ALEMLERE RAHMET
İKİ CİHAN SERVERİ
GÖNÜLLERİMİZİN TACI
DERTLERİMİZİN İLACI
SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ
HZ MUHAMMED MUSTAFA (A.S.)'NIN
DÜNYAYI TEŞRİFLERİNİN 1437. YILI
KUTLU, MUTLU VE MÜBAREK OLSUN..
HAYIR VE BEREKET DUALARIYLA....

8 Mart 2008 Cumartesi

GÜNAYDIN...................................................................................................................


RABBİMİN VERDİĞİ GÜZEL GÜNLERDEN BİRİ DAHA DOĞDU.....
GÜNEŞ GÜLÜM GÜLÜM GÜLÜMSÜYOR.....
Bİ DE İNSANIN SEVDİĞİ YANINDA OLUNCA HAYAT Bİ BAŞKA GÜZEL....
GÖNLÜNÜZ GÖZÜNÜZ AÇIK OLSUN DOSTLAR....
BLOGUMA GELEN BÜTÜN ARKADAŞLARA HÖRMETLERR...
BUYRUNUZ KAHVELERİNİZİ :)

can.misali'ne RİCAMDIR...



YENİDEN YAZILARINI BEKLİYORUM can.misali
NEDEN BLOGUMUZU ÖKSÜZ BIRAKIYORSUN???
DOSTLUĞUMUZ HATRINA GÜZEL YAZILARINA DEVAM ET...
HADİ BAKALIM :)

2 Mart 2008 Pazar

BAŞINI ÖRTENLER.......

Başını örtenler:
Eğer inanmadan örtünüyorsanız, başörtüsünü çıkarınız.
Eğer siyasi simge olarak örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer mahalle baskısı ile örtüyorsanız çıkarınız.
Eğer babanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer kocanızın baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer ağabeyinizin baskısı ile örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer yaşadığınız ortamda prim yaptığı için örtüyorsanız, başörtünüzü çıkarınız.
Eğer gelenek olduğu için örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer sizi güzelleştirdiği için başınızı örtüyorsanız, çıkarınız.
Eğer Allah için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.
Eğer inandığınız için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz.
Eğer dini gereklilik için örtüyorsanız, sizi tebrik ederiz devam ediniz. Ancak artık özgür olmadığınızı unutmayın. Başörtüsü ile sakız çiğneyerek dolaşamazsınız. Karşı cinsle sarmaş dolaş olamazsınız. Artık temsil ettiğiniz bazı değerlerin var olduğunu unutmayınız.
Eğer inandığınız için örtünüyorsanız içini doldurunuz. Dürüstlüğünüz, çalışkanlığınız, hoşgörünüzle örnek olurken; ahlakî anlayışınız, oturup kalkışınızda da daha dikkatli olmalısınız.
Çünkü başörtüsü sizin için hem bir hak hem bir değerdir.
Haktır; çünkü sonradan çıkarılmış bir kavram değildir. 1400 yıllık bir geçmişi vardır. O halde örtündüğünüz gibi yaşayın. Yaşadığınız gibi örtünün.

{Sosyal Psikoloji Laboratuvarında Başörtüsü
Nevzat Tarhan
http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141376 }

24 Şubat 2008 Pazar

Gülümsemek

Gülümsemek ..Her insanin suratına yakışan ifade.
Gülümsemek ..Dudak kenarlarının yanakları sıkıştırarak yükselmesi; yani güzellik.
Gülümsemek ..Bir günün kazanç getiren en güzel yatırımıdır.
Gülümsemek ..Kişinin içindeki pozitif enerjinin, umudun veya huzurun en güzel dışa vurumu.
Gülümsemek ..İçi kan ağlarken, çok mutsuz iken ya da bir sürü dert ile muzdarip iken yine de yapılabiliyor ise dünyanın en saygı değer fiillerinden biri ...
Gülümsemek ..Gözbebeklerinde olduğunda karşısındakinin yüreğini uçurtma yapandır ..
Gülümsemek ..Yeryüzünde bir insandan istenebilecek en güzel şey ..
Gülümsemek ..Bazen de; en güzel susma eylemi

Size gülümsemeyi unutturan insanları silin! Sizi gülümsetebilenleri ise daha çok sevin.
E hadi o zaman, ne duruyorsun?

Gülümse biraz
:)

6 Şubat 2008 Çarşamba

Yaşayanlara.... :)

Tık Tık!!!
Kimse yok mu??
:))
Sazlar çalınır Ankaranın tepelerinde:)
bi de neyler üfleniyor son günlerde....
bir nefes veriyor bir alıyor
bir veriyor bir alıyor....
son nefesini verende O'na koşuyor...
koşuyor ki gülerek...
bir koşuş ki Rabbim ne hoş!...
Kavuşmanın sevinci koşmasından belli...
ayaklarımızı sabit kıl yolunda Ey!...
Selametle...

5 Şubat 2008 Salı

BEYAZ GÜVERCİN

Süzülüp mavi göklerden yere doğru
Omzuma bir beyaz güvercin kondu

Aldım elime, usul usul okşadım
Sevdim, gençliğimi yeniden yaşadım

Bembeyazdı tüyleri, öyle parlaktı
Açsam ellerimi, birden uçacaktı

Eğildim kulağına; dur, gitme dedim
Hareli gözlerinden öpmek istedim

Duydum; avuçlarımda sıcaklığını
Duydum; benden yıllarca uzaklığını

Çırpınan kalbini dinledim bir süre
Çağlayan bir nehrin sesini dinledim

Belki buydu sevmek, hayat belki buydu
Işıl ışıldım, gözlerim dopdoluydu

Bir name yükseldi sevinçten ve hazdan
Bir name yükseldi güzelden, beyazdan

Uzattı sevgiyle pembe gagasını
Birden öğrendim hayatın manasını

Kaderde sevgiyi sende bulmak varmış
Seninle bir çift güvercin olmak varmış.


Ümit Yaşar


(Bu şiirin çok önemli bir yeri var hayatımda...)
(Beyaz Gülüme...)

22 Ocak 2008 Salı

Love your Wife until Jannah

By Sheikh Abdullah Adhami
By getting married you are not just getting a wife, you are getting your whole world. From now until the rest of your days your wife will be your partner, your companion, and your best friend. She will share your moments, your days, and your years. She will share your joys and sorrows, your successes and failures, your dreams and your fears. When you are ill, she will take the best care of you; when you need help, she will do all she can for you. When you have a secret, she will keep it; when you need advice, she will give you the best advice. She will always be with you: when you wake up in the morning the first thing your eyes will see will be hers; during the day, she will be with you, if for a moment she is not with you by her physical body, she will be thinking of you, praying for you with all her heart, mind, and soul; when you go to sleep at night, the last thing your eyes will see will be her; and when you are asleep you will still see her in your dreams. In short, she will be your whole world and you will be her whole world. The best description that I personally have ever read describing the closeness of the spouses to each other is the Qur'anic verse which says: "They are your garments and you are their garments" (Surah Al Baqarah 2:187). Indeed, spouses are like garments to each other because they provide one another with the protection, the comfort, the cover, the support, and the adornment that garments provide to humans. Just imagine a journey in the winter of Alaska without garments! Our spouses provide us with the same level of comfort, protection, cover, and support in the journey of our lives on this earth as garments would do in the Alaskan journey. The relationship between the spouses is the most amazing of all human relations: the amount of love and affection, intimacy and closeness, mercy and compassion, peace and tranquility that fills the hearts of the spouses is simply inexplicable. The only rational explanation for these most amazing of all human feelings is that: it is an act of Allah Subhanahu wa Ta'ala, "And Allah has made for you Mates (and Companions of your own nature..." (Surah Al Nahl 16:72). Only our Almighty Allah Subhanahu wa Ta'ala in His Infinite Power, Boundless Mercy, and Great Wisdom can create and ingrain these amazing and blessed feelings in the hearts of the spouses. In fact Allah Subhanahu wa Ta'ala is reminding those who search for His signs in the universe that these feelings in the hearts of the spouses are among the signs that should guide humans to His existence as He says in the Qur'an, "And among His signs is this, that He created for you mates from among yourselves that you may dwell in tranquility with them and He has put love and mercy between your hearts: verily in that are signs for those who reflect." (Surah Al Rum 30:21). But Allah Subhanahu wa Ta'ala knows that the human heart is not a static entity, it is sometimes weak and at times dynamic. Feelings can and do change with time. Love may wither and fade away. The marital bond might weaken if not properly cared for. Happiness in marriage cannot be taken for granted; continuous happiness requires constant giving from both sides. For the tree of marital love to remain alive and keep growing, the soil has to be sustained, maintained, watered and nurtured. Remember that you will be rewarded by Allah Subhanahu wa Ta'ala for any emotions you show to your wife as the Prophet (saw) said: "One would be rewarded for anything that he does seeking the pleasure of Allah even the food that he puts in the mouth of his wife". Never underestimate the importance of seemingly little things as putting food in your wife's mouth, opening the car's door for her, etc. Remember that the Prophet (saw) used to extend his knee to his wife to assist her up to ride the camel. Try to always find some time for both of you to pray together. Strengthening the bond between you and Allah Subhanahu wa Ta'ala is the best guarantee that your own marital bond would always remain strong. Having peace with Allah Subhanahu wa Ta'ala will always result in having more peace at home. Remember that the Prophet (saw) gave glad tidings for those couples who wake up at night to pray together. The Prophet (saw) even urged the spouse who rises up first to wake the other spouse up even by throwing cold water on his/her face. Always try your best to be good to your wife by words and by deeds. Talk to her, smile to her, seek her advice, ask for her opinion, spend quality time with her and always remember that the Prophet (saw) said : "The best of you are those who are best to their wives" Finally, it is common that spouses vow to love and honor their spouses until death do them part. I do believe that this vow is good or even great, but not enough! It is not enough that you love your wife. You have to love what she loves as well. Her family, her loved ones must also become your loved ones. Don't be like my colleague who was unhappy about his wife's parents coming to visit for few weeks. He candidly said to her "I don't like your parents". Naturally she angrily looked at him straight in the eye and said "I don't like yours either". Also, it is not enough that you love her until death do you part. Love should never end and we do believe there is life after death where those who did righteousness in this world will be joined by their spouses (Surah Al Zukhruf 43:70) and offspring. The best example in this regard is the Prophet (saw) whose love for Khadija, his wife of 25 years extended to include all those she loved and continued even after her death. It was many years after her death and he never forgot her and whenever a goat was slaughtered in his house he would send portions of it to Khadija's family and friends and whenever he felt that the visitor at the door might be Khadija's sister Hala, he would pray saying "O Allah let it be Hala." Wealth, Success & Love: A woman came out of her house and saw 3 old men with long white beards sitting in her front yard. She did not recognize them. She said "I don't think I know you, but you must be hungry. Please come in and have something to eat." "Is the man of the house home?" they asked. "No", she replied "He's out." "Then we cannot come in" they replied. In the evening when her husband came home, she told him what had happened. "Go tell them I am home and invite them in!" The woman went out and invited the men in. "We do not go into a House together," they replied. "Why is that?" she asked. One of the old men explained: "His name is Wealth," he said pointing to one of his friends, and said pointing to another one, "He is Success, and I am Love." Then he added, "Now please go in and discuss with your husband which one of us you want in your home." The woman went in and told her husband what was said. Her husband was overjoyed. "How nice!!", he said. "Since that is the case, let us invite Wealth. Let him come and fill our home with wealth!" His wife disagreed. "My dear, why don't we invite Success?" Their daughter was listening from the other corner of the house. She jumped in with her own suggestion: "Would it not be better to invite Love? Our home will then be filled with love!" "Let us heed our daughter's advice," said the husband to his wife. "Go out and invite Love to be our guest." The woman went out and asked the 3 old men, "Which one of you is Love? Please come in and be our guest." Love got up and started walking towards the house. The other 2 also got up and followed him. Surprised, the lady asked Wealth and Success: "I only invited Love, why are you coming in?" The old men replied together: "If you had invited Wealth or Success, the other two of us would've stayed out, but since you invited Love, wherever he goes, we go with him. Wherever there is Love, there is also Wealth and Success!" L O V E : Surah Al Imran 3:134 :- "Those who spend (freely) whether in prosperity Or in adversity; Who restrains anger, And pardon (all) men. For Allah loves those Who do good". W E A L T H : Surah Al Layl 92:18-19 :- "Those who spend their wealth for increase in self-purification, And have in their minds no favour from anyone for which a reward is expected in return". S U C C E S S : Surah Al Najm 53:39-41 :- "That man can have nothing but what he strives for; that (the fruit of) his strivings will soon come in sight; then will he be rewarded with a reward complete". Imam Hussein (RA) said: IF this world is very valuable, THEN the pleasure of Allah is ever more valuable and noble. IF bodies have been created to die, THEN Martyrdom is the best (of all the deaths). IF ones earnings are fixed (by Allah), THEN why should one hang to wealth and strive after it.

20 Ocak 2008 Pazar

AMASYA'DAKİ TAKİPÇİM......ve ""...SINAVLARIM...""

Bloguma Amasya ilinden biri veya birileri yoğun ilgi gösteriyor bu aralar!
Bu ilgiye müteşekkirim..
Ve seninle tanışmak istiyorum Ey Amasya!...
Çağrıma karşılık vermek isterseniz bu yazının altına yorumunuzla beraber mail adresinizi ya da blog adresinizi yazarsanız sevinirim..
Tanışma isteğim Amasya'yı çok sevdiğimden...
Yok siz istemiyorsanız tanışmayı.. saygılar, hürmetler :)
veeeee......
Pek yakında sınav vakti...
Yine dua dua dua istiyorum....
Çok şey değil...
küçük ve samimi duacıklar..
(bilhassa9-10Şubat2008'de)

Allah'a emanet olunuz....

19 Ocak 2008 Cumartesi

Bir Kelam Bir Meram

Elif olmak zordur
Çünkü elif olmak
Yuvarlak bir dünyada dik durmanın
Dik ve önde
Belki acıyla Ama vazgeçmeden durmanın
Dünya ne kadar dönerse dönsün
Olduğu yerde kalmanın adıdır elif olmak
Kaç silah varsa elife çevrilir
Elif hep olduğu yerdedir
Silahlar patladığında ilk vurulan eliftir
Zordur elif olmak Elif olmak hep vurulmaktır
Elif olmak yalnızca elif olmaktır
Ne B, ne T

Elif Yalnızca elif
Elif demeden hiçbir şey denilemez
Ben elif dedim
Artık her şeyi söyleyebilirim ........

18 Ocak 2008 Cuma

10 MUHARREM - AŞURE GÜNÜMÜZ MÜBAREK OLSUN...

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

"Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
“Aşûre günü” Muharrem ayının onuncu günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.

Muharrem ayında, Aşûre gününde, tarihte çok önemli hâdiseler cereyan etmiştir. Bunlardan birkaçı şunlardır:
* Âdem Aleyhisselâmın tevbesinin kabulü
* Nuh tufanından kurtulanların karaya ayak basması
* Hz. İbrahim (a.s)’in atıldığı ateşten kurtulması
* Hz. İdris (a.s) ‘in göğe çıkarılması
* Hz. Süleyman’a saltanat verilmesi
* Hz. Yakub (a.s)’un, oğlu Hz. Yusuf (a.s)'a kavuşması
* Hz. Eyyub (a.s)’un yakalandığı ağır hastalıktan kurtulması
* Hz. Musa (a.s)'nın, kavmiyle beraber Kızıldeniz'i geçmesi, Firavun ve ordusunun denizde boğulması,
* Peygamberimizin (s.a.s) torunu Hz. Hüseyin (r.a)’in şehit edilmesi
gibi olaylar bugünde gerçekleşmiştir.

"Her kim Aşure gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder." (et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116.)



Aşûre Tatlısı :


Rivayet edildiğine göre; Nuh tufanından kurtulanlar, Aşûre gününde selâmete erdiler. İman edenler felâketten, tufandan kurtulduklarında azıklarını açtılar. Buğday, nohut, fasulye vs. yiyecek maddelerini karıştırarak, pişirdiler... Pişirilen aş bereketlenerek herkesi ihya etti.

Aradan nice yıllar geçmiş olmasına rağmen iman edenlerin kurtuluş günü, zaman içinde “Aşûre” denilen bir tatlı yapılarak anılır ve yaşatılır oldu. Pek çok geleneklerimiz vardır ki, yediden yetmişe bütün millet fertlerini birleştirir, kaynaştırır, dayanışmaya, işbirliğine vesile olur. Aşûre geleneğimiz de bir tatlı ikramı gibi görünmekle beraber, sembolize ettiği mânevî hâdise ve meydana getirdiği kardeşlik atmosferi bakımından mühimdir.

13 Ocak 2008 Pazar

YAPRAK DÖKÜMÜ-TAKVİM




Yıllar mı hızlandı yoksa?
Ne çabuk geçiyor upuzun günler geceler
Daha dün gibi derler ya hani
Meğer herkes kurarmış böyle cümleler…

Vakit geçmek bilmezdi oysa
Hangi ara koptu yaprak yaprak takvimler?
Akarken biriktir derler ya
Kasam boş, kalbim kırık, elde yine hüzünler…

Pişman çok pişmanım esasen
Ama çok korkuyorum ya reddersen
Gururdan mı nedendir artık
E sen gel kendini alt edersen

Evimi ocağımı, yuvamın sıcağını
Yarimin kucağını bıraktım
Her günahın tadına, dünyanın batağına
Batacağım kadar battım…

Meğer herkes tanışıyormuş birgün
Mutlaka gerçeğin ta kendisiyle
İnsan buna da alışıyormuş
İnsan dayanıyormuş bütün gücüyle

Pişman çok pişmanım esasen
Ama çok korkuyorum ya reddedersen
Gururdan mı nedendir artık
Sen gel kendini alt edersen

Evimi ocağımı yuvamın sıcağını
Yarimin kucağını bıraktım
Her günahın tadına dünyanın batağına
Batacağım kadar battım

Söz - Müzik : Sezen Aksu

12 Ocak 2008 Cumartesi

Kar Etmez




Karetmez ahım sen gülizare
Onulmaz işler güzelim dilde bu yare
Olsam da geçmem bin pare pare
Sevmiş bulundum güzelim
Gayrı ne çare?

Ko aksın yaşın billahi silmem
Mecnunun oldum güzelim terkedebilmem
Kessen de başı senden ayrılmam
Sevmiş bulundum güzelim
Gayrı ne çare?

Şiirim Benim...

Rabbim seni bana verdiğinde
ne yazık ki
ben idrakinde değildim hiç bir şeyin Can!
Yollarıma dökülen güllerinin
üzerine basıyordum
pervasız ve düşünmeden!
Senin gül sunduğun değil,
gülün olmak istiyordum halbuki!
Ve
zaman durdu! Hayat akışını erteledi derken
tersine döndü birden...
hayaller...
ve...
sen...
Sen gülüm oldun...

ben gülçin...

İNSANI ALDATAN DÖRT KELİME

Mevlâna Rûmi Rahimehullah der ki:
"Vakit keskin kılıç gibidir, ömrü kesiyor;
O seni kesmeden evvel sen onu kes!..
Kalbî zikre devam et!.. Dilin kapılarını kapat!..
Kalbin zikirle konuşsun, dilin hikmetle sussun..
Huzur buluncaya kadar öyle ol, üstün zekâ sükut etmektedir.
Az ye, az konuş, az uyu..
Ameli bırakmak ne kötü bir hal..
"İleride amel edeceğim" demek ondan daha beter bir haldir."
İbn-u Atâullah İskenderî'den naklen Ebu Muhammed Eş-Şa'ranî:
"Tüm insanlar dört kelime ile aldanmıştır:
EĞER
Birisi, eğer zengin olsaydım ibadet ederdim der,
Diğeri, eğer fakir olsaydım ibadet ederdim der,
Öbürü, eğer genç olsaydım ibadet ederdim der,
Başkası, eğer ihtiyar olsam ibadet edeceğim der.
İşte dilin bir fenalığı budur.
NEDEN
İlim oku! Neden okuyayım?
Sus! Neden susayım?
Konuş! Neden konuşayım?
Nedenle beden tembel olur, nedeni bırak!
NASIL
İbadet et! Nasıl edeceğim?
Çalış! Nasıl çalışacağım?.
KEŞKE
Keşke ben zengin olsaydım, hacca giderdim..
Keşke ölseydim, suç işlemeseydim..
Bunlar hep dil illetidir.. İstikamet yolundan insanı çeviren sebeplerdir.
Bunların tedavisi iki edebledir:
1-Ahireti dünyadan daha fazla tercih etmekle, tembellik zincirlerini koparmak ve kalbî zikretmek,
2-İşi zamanında yapmak, ertelememektir..

9 Ocak 2008 Çarşamba

BİR YILBAŞI DAHA GELDİ: "1 MUHARREM 1429"

Yılbaşında ne yapmalı?*

Bağdat halkı ona "Ebu Bekr-i Şibli" yerine "İmam" unvanı vermiş, "İmam-ı Şibli" demişti.

Zira, İmam-ı Malik'in hadis kitabı Muvatta'yı baştan sona ezberlemiş olan Cüneyd-i Bağdadi'nin bu değerli talebesi Şibli Hazretleri, sadece lafla ikaz eden bir hatip değil, aynı zamanda fiilen yaşayarak örneklik eden bir imamdı. Hicri 334'te Bağdat'ta vefat etmiş olan İmam, konuşmalarına hep aynı cümle ile başlardı:

- Müslümanlar! Hesaba çekilmeden önce dünyada kendinizi hesaba çekin!

Her vaazına bu cümleyle başlayan İmam'a bir gün bir hürmetkârı sordu:

- Her konuşmanızın başında "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!" buyuruyorsunuz. Biz burada kendimizi hesaba çekersek, sanki ahirette bir daha hesaba çekilmeyecek miyiz?

İmam'ın cevabı ümit kırıcı değil ümit vericiydi:

- Evet, burada kendini hesaba çekerek yaşayan, orada hesaba çekilmeyebilir, dedi ve ekledi:

- Efendimiz, "Hasibu kable en tühasebu!" buyurmuştur. Yani, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin!.."

Şibli Hazretleri'nin verdiği bu cevaba iyice bağlanan hürmetkârı, başlar kendini hesaba çekerek yaşamaya. İbadetlerini daha bir dikkatle yerine getirme gayretine girer. Günahlardan daha çok kaçınma titizliği gösterir. Her fırsatta kendini hesaba çekerek daha temiz bir dinî hayat yaşamaya başlar. Yani, ahirette hesabını veremeyeceği işleri dünyada yapmamaya daha çok ehemmiyet verir... İşte böylesine bir titizlik içinde iken bir gece rüyasında gönül verdiği hocasını görür. Bakar ki, Şibli Hazretleri bindiği beyaz bir atla göklere uçup gidiyor. Peşine düşerek bağırır:

- Dur! Ne olur birazcık dur da ben de geleyim seninle! İmam'ın cevabı manidar:

- Ben bu hapishaneden kurtuldum, bir daha bekler miyim burada?

Bu rüyanın manasını öğrenmek için sabah ilk olarak üstadını ziyarete giden talebesi, hocasının kapısında cenaze hazırlığını görünce, onun dünya hapishanesinden kurtulup ahiret saraylarına doğru uçtuğunu anlamakta gecikmez. Ama çok üzülür bu ani gidişine, o günün akşamında Rabb'ine niyaz ve tazarruda bulunur. Üstadını mutlaka rüyada görmeyi gönülden diler. Dua ve niyazla yatağına uzanır ve daldığı rüyada, hocasını karşısında bulur. İlk suali, vaazlarında tekrar ettiği konu olur:

- Dünyada kendini hesaba çekerek yaşardın, orada hesaptan kurtuldun mu? İmam cevap verir:

- Melekler beni hesaba çekmek üzere karşıma geçtiler. Bu sırada Rabb'imden hitap geldi:

- O kuluma hesap sormayınız. Çünkü o hesabını hayatta iken kendisi yaptı. Buraya tertemiz bir amel defteriyle geldi!

Bu hitaptan sonra sorgu melekleri kayboldular...

Şibli Hazretleri talebesine,

- Siz de, burada hesaba çekilmek istemiyorsanız, kendinizi orada hesaba çekmeyi ihmal etmeyin. Hesabını veremeyeceğiniz işlerle gelmeyin buraya. Size de, "O kulum hesabını yaparak yaşamıştır. Yeniden hesaba çekilmeye gerek yoktur, amel defteri temizdir." denebilir. Yeter ki, bunu dedirtecek bir hesapla gelin buraya!

Ne dersiniz? Biz de harcadığımız sene sonunda ve harcayacağımız senenin başında kendimizi bir hesaba çeksek mi? En azından hesabını veremeyeceğimiz yanlışlarımız olduysa, onları terk etme kararı alsak mı? Yapamadığımız hizmetlerimiz kaldıysa onları da yapma niyetine girsek mi? Hiç olmazsa bir yılbaşında bari kontrol etsek mi kendimizi? Yoksa boş mu ver? Ömrümüzden bir sene daha gittiği halde, sanki bir sene daha kazanmış gibi vur patlasın çal oynasın düşüncesizliğine düşenlere biz de mi katılsak? Gafilane ve cahilane bir yılbaşı çılgınlığına biz de mi katkıda bulunsak? Böylece çocuklarımıza ve bu nesle kendi kültürünü yaşayarak örnek olan kimse hiç kalmasa mı bu toplumda? Araf Suresi'ndeki ayetin ikazı geliyor aklıma:

- İçimizdeki sefihlerin işledikleri yüzünden bizi felakete atma ya Rabb'i?

29 Aralık 2004, Çarşamba
AHMED ŞAHİN
a.sahin@zaman.com.tr



_____________________________
* Yılbaşında aranızda bulunamamıştım. Ama 1429 hicri yılbaşında buradayım sevgili dostlar.. Bu ikinci fırsatı değerlendirmek istedim. Yıllarımızı ve günlerimizi bereketlendirelim inşallah.. MUTLU SENELER...

7 Ocak 2008 Pazartesi

Ben de güller içinde kafesteyim...

ÖLÜM BURDA GÜZELİM
TEK DOSTUM OLDU O BENİM
GİDENE KAL DEMEYECEĞİM
BOŞVER!
BIRAK DA HUZURLA ÖLEYİM!


SeviyoRuM










Seni seviyorum diye
Gelişine kadar rötar yapmış hayatımı
Seninle yaşamaya hazırlanırken
Sana uzanan yollarımı kapaman niye?
Biliyorum haykırışlarım boşuna
Şahin pençesinde asılı serçe gibi
Nafile tüm çırpınışlarım
Boşuna sesleniyorum duymayacağını bile bile
Seni beklemem nafile
Gözlerinde zifir siyah bir perde
Alkış tutuyorsun alabildiğine
Şamdandaki mum gibi eriyip bitişime
Sen kulaklarını değil
Yüreğini tıkamışsın sana seslenişime
Oysa ben
Tüm yokluğuna inat varlığını yaşatırken içimde
Gül pembesi çizgilerle resmini işliyorum
Karanfil moru gecelere
Şiirleri seninle yüklüyorum kanatırcasına
Dizeleri ağlatıyorum.
Seni işliyorum hecelere
Tüm yaşayamadıklarıma inat
Seni yaşamak istememdi ütopyalarım
Tek sana adanmışlığımdı ölümüne
Tek senin doldurduğundu rüyalarım
Şimdi
Bir tutam gücüm kaldı en sona sakladığım
Bilmiyorum
Ansızın çıkıp gelecek misin aniden
Bir avuç toprak olmadan sonunda
Sen diye kucakladığım.
Bir gün
Anlayabilme ihtimalin var ya sevdiğimi
Düşüp gelme umudun var ya yüreğinin peşine
Yüreğin bende emanet biliyorsun
Ve ben
Yüreğin yüreğimde
Yüreğin ellerimde
Çok yakında
Çekip gideceğim yok oluşun koynuna
Beni düşürdün ya bu hale
Günahı boynuna...



Can Kırığı Bu.. Cam değil!